25 Nisan 2013 Perşembe

Yeniyetme Narkissoslar



  İstiklal de üstlerine çanta gibi billboardlar asmış 6 delikanlı yürüyor.  Müthiş bir kıyafet yoksulluğuna düşmüş zavallı (!) insanlara; bilmem ne kadardan 29.90 a düşen elbiseler, ayakkabılar satmayı bir Unesco bilinciyle, sunmayı misyon edinmiş bir alışveriş sitesinin reklamını taşıyorlar omuzlarında bütün bir gün. Caddede bir baştan bir başa yürüyerek, elleri kolları alışveriş torbası dolu insanlara bizde daha fazlası var deyip ağızlarının sularını akıtmaya yeminli 6 genç erkek. Moda köleleri…Aynı dünyanın başka bir yerlerinde birileri takımının ofsayt sayılıp kabul edilmeyen golü yüzünden aldığı yenilgiye annesi ölmüşçesine ağlıyor. Popülizmin üstümüze yapışıp kalmışlığına şaşıyoruz. Bir genç kızcık; aniden bastıran yağmurun akıl almaz düzlükteki saçlarını bozuşuyla anlamsız, trajik bir yoğunluğa kapılıyor,  topuklarını kilit parkelere vuruyor. İnsanlar karman çormanlaştıkça düzleşiyor. Bizi ne bu hale getiriyor?

   Dünyadaki tüm kötülüklerin anası; modadır, diyor; Charty  Durrant. Pek de ünlü bir gazete ve derginin eski moda editörü. Moda faşizminin yarattığı tatminsizliğin dünyaya armağanı olan kirliliğin farkına varmış olacak ki,  kendini o fosforlu yaşamdan kurtarabilmiş. Darısı cümlemizin başına dostlar.  İlkokul çağındaki çocuklardan itibaren televizyondan yayılan bağımlılık ışınların etkisiyle gün geçtikçe daha fazla uyutulan, anında zayıflatıcı acı biber kapsülleri, sizin yerinize yemek yapıveren fırınlar, sevgili bulma programları, ne kadar erotiksen o kadar başarılı sayıldığın dans yarışmaları, futboldaki her bir sarı kartın 45 dk tartışıldığı spor haberleri, iddia kuponları ,siyasi çirkeflikler,insanı evi yıkılmış gibi bir hüzne sürükleyen sözde aile dizileri, medyayla sarmaş dolaş , doğallaşmış  bir pornografi kültürü ve tüm bunların arasında hiç birinden eksik kalmamaya çabalayan, nefes nefese bir halk… Bizden olan ve olmayan birileri; banyosunu, yatak odasını, mutfağını; saç şekillendirici jellerle, kokulu kimyasallarla, kanserojen emülgatörlerle doldurup taşırmaya devam ettikçe, çocuklarımız rengarenk kanser kokulu defterlerini genç kız çeyizi gibi biriktirmeye devam ettikçe, doymadıkça ve giderek daha da acıktıkça; bir yerlerde minicik eller açlığımızı gidermek için daha çok çalışacak, daha da az paraya. Daha fazla Silikozis hastası var olacak, daha fazla kadın en parlak ayakkabıları giyebilsinler diye ;daha fazla koyu tenli kadın daha fazla hayvan avlayarak derilerini yüzecek. Daha fazla fabrika daha fazla kemirecek doğanın yüreğini. Daha da fazla ağaç kurban edecek kendini bu soysuz hegemonyaya.

Bu pazar ekonomisine, hizmet ediş ; sarplaşıp kendini gerçekleştirebilmenin aksine ; melez oluşumlara, standartlaşmaya, üniformalı bir biçimde kendini var edebilmeye neden olmakta. Herkes bir yerlerde bir şeyler için kızıyor, heyecanlanıyor, manikleşiyor. ” canım kardeşim nedir seni böyle heyecanlandırabilen” diye hırpalayasınız geliyor tüm bu insanları. Acaba yanlış şeylere mi akıtıyoruz heyecanımızı da gerçekliğe mecalimiz kalmıyor. Bu küresel tatminsizlik, gösteriş zihniyeti kanser hücreleri gibi sinsice yayılarak ruhumuzu da ele geçirecek; belli bir gün. Doğallığın kucağında yaşayan halkların ömürleri kısalacak. İnsanlık son nefesini moda canavarının koynunda verecek…Ve biz son nefesimizde suya düşen kendi aksına bakmaya doyamayan Narkissos gibi aynaya bakarak saçlarımızın nasıl olduğunun kaygısını güdeceğiz…

                                                                              

6 yorum:

  1. efekan'a en sevdiği kitaplarından birini okyup ardından ışığı söndürdük minik çocuk korkularını dinledim kimsenin onu sevmeyeceği ve oynamayacağına dair rahatlatmak için üç beş kırık dökük cümle kurup güzel rüyalar dilediği duasını ettik çok direndi ancak uyudu nasıl yorgundum uyku kokan pijamalarımı giyip yastığıma sarıldım nedense uyumadan buraya bakmak istedim ve şimdi bu yazı ile bunca sarsıldıktan sonra nasıl uyuyacağım. efekan sürekli okulundaki barbilerin kafasını koparıyor biliyormusun bunu bana anlattığında yapma diyorum ve sesimdeki samimiyetsizliği oda anlıyor. 29.90 a ruhlar satılıyor

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. tehlikeli ve çok kötü şeyler yazmak istiyorum hep böyle.Kalemim kirlendi bile, ruhum zaten zamane gençliği söyleminde boğulmaya yetecek kadar yaşlı.Efekan iyi ki erkek:)ve saçlarının fönüne takılıp kalan bir annesi yok.iyi ki.

      Sil
  2. ne ekleyecek ne de çıkarılaracak bir kelime bulabildim...eskilerden bir yerlerden buna benzer yazdığım bir yazı doldu zihnime ve o zamanki kızgınlığımı da hatırlattı bana....şimdi ise kızgınlıktan eser yok ...yapabildiğim tek şey saydığın şeyleri hayatıma almamak....hiç bir zaman beynime tecavüz edilmesinden hoşlanmadım ben...belki bu yüzdendir evimde televizyon bile olmayışı...bazen onlar için üzülür gibi de oluyorum ama diyorum ki,üzülmek için sebep yok...herkes kendi tercihlerinde boğuluyor....ve çok kolaydır tercihleri değiştirmek...eğer istenirse...her zaman kalbimde ayrı bir yeri olan Narkissos ile bitirdiğin içinde seni seviyorum demeden gitmek istemedim:)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. en güzel bir seni seviyorum bu.
      demek artık kızmayacak kadar nehirleştin.ah ne çok isterim.omzumda şalım "hahhahha" deyip sevimli bir kahkaha atayım isterim.bana ne ki değil mi başka başka dünyalardan.böyle buharda pişmiş balık ve ekşi bir yeşil salata yemiş gibi, kararında doymuş hazmetmiş olmak her şeyi. en güzel bir şey olmalı...

      Sil
  3. Maalesef bir asgari ücrete satılan ruhlara döndü insanlık ve hatta çok pişmiş vede biraz yanık kokan GDO'lu susamla süslenmiş simit parasına. Oysaki bu memlekette nede çoktu yüce ruhlu insanlar!.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Aslında tam da böyle!uzunca yazmama gerek yokmuş.Ama termal kameralı dürbünle bile arasam pek az bulabiliyorum yüce ruhlulardan.na acı:(

      Sil

sözler uçsun, yazılar hep kalsın :)